Değişik alanlarda reform üstüne reform yapan ve bu sayede, ülkemizin uygar dünyanın bulunduğu kendisine layık olan seviyeye ulaşması konusunda önemli adımları atan Hükümetin, bu dönemde köklü bir vergi reformu için çalışmalar yürüttüğü duyumlarını alıyoruz.
Vergi mevzuatını, mevcut dağınık, karmaşık ve bu nedenle uzmanlarının bile anlamakta güçlük çektiği çetrefilli yapısından kurtararak; daha sade, anlaşılır, tutarlı ve en önemlisi de verginin tabana yayılması amacına matuf olmak üzere, her düzeydeki vergisel olayı başarılı bir biçimde kavrayabilen, adil ve nihayet her türlü ekonomik inkişafı destekler nitelikte bir hale getirmeyi amaçlaması gereken yeni kapsamlı düzenlemede; vergilendirme olgusunun diğer ayağı olan idari yapıda da köklü değişiklikler yapılması öngörülmektedir.
Fakat, vergi mevzuatınız ne denli mükemmel ve tutarlı olursa olsun, yada idari kadrolarınız ne kadar yetkin ve başarılı olursa olsun, işin üçüncü sacayağını teşkil eden mükellef ve onun sahasında cereyan eden vergisel olayın yeterince kavranıp özellikle mükellef kaynaklı “vergiden kaçış” sorunu çözülmediği takdirde, yapılacak reformlardan beklenen sonucu elde etmek mümkün olmayacaktır.
Bilindiği gibi vergi, devletin hükümranlık hakkından kaynaklandığı varsayılan karşılıksız ve zora dayanan bir gelir kaynağıdır. Vergi ödeyen mükellefler ise, hiç şüphesiz, bunun, devletin kendi boğazlarındaki lokmaya göz dikip ona ortak olması olarak algılama eğilimindedirler.
Dünya görüşü, mesleği ve geçmişi ne olursa olsun, hiçbir mükellef, gönül rızasıyla vergi vermek istemez. Bir ülkenin maliye bakanının bile, kendi üzerinde belli ölçüde maddi yada manevi caydırıcı bir mekanizmanın baskısını hissetmediği takdirde, vergi vermek istememesi mümkündür. Bu, insanın doğasından kaynaklanan ve devlet dahil, her kesin kabul etmesi gereken bir realitedir.
Vergi vermemek yada gerektiğinden daha az vermeye yeltenmek, insanın içinden gelen önlenemez bir içgüdü olduğuna ve öte yandan da devletin, egemeni olduğu toplumsal düzenin, huzur ve refah ortamının sürdürülebilmesi amacıyla gerekli olan gelir kaynağının yeterli ölçüde sağlanması için elzem olduğu gerçeği ortada olduğuna göre, vergilerini ödemeleri için, mükellefleri “şuurlandırma” gayretine girişip bundan bir sonuç beklemek yerine, bundan çok daha etkili ve güvenli olan nesnel ve sistemik mali uyuşturma yöntemlerine başvurmak daha anlamlı olacaktır.
En temel maliye kitaplarında bile geçen “mali anestezi” kavramı ile, mükelleflerin, ödeyecekleri verginin ekonomik etkisini -buna acısını da diyebiliriz- en aza indirecek yöntemlerin uygulanması anlatılmak istenmektedir. Stopaj (kaynaktan kesinti) yoluyla vergilendirme, bildik en yaygın anestezik yöntem olmakla birlikte, vergi olgusunu tam manasıyla kavramak ve mükellefi, devletin gerçek hakkı olan tutarı ödemekten alıkoyacak her türlü yolu önceden kapatacak en etkili yolun, kayıt dışı ekonomik işlemlerin tamamen önlenmesi olduğu bir gerçektir.
Ekonominin yüzde kaçı kayıt altında çalışmak zorunda kalıyorsa, neticede o sistemin içinde işlem gerçekleştiren mükellefler de aynı oranda kayıtlı çalışmak ve ona göre de karlarını (vergi matrahlarını) doğru beyan etmek durumunda kalacaklardır.
Ekonominin kayıt altına alınmasının bin bir yöntemi vardır. Gelişmiş OECD ülkelerinin incelenmesi durumunda, bunun için, etkili pek çok formül kolaylıkla devşirilebilir. Bizim uzmanlarımız da bu konuda yeterli donanıma sahiptirler, kuşkusuz. Ama önemli olan, bu konuda ortaya konacak güçlü siyasi iradedir.
Bu itibarla, Hükümetin, gündemindeki vergi reformu çalışmalarında bu hususu göz önünde bulundurması gerektiğini düşünüyoruz.
Değilse, tamamen kayıtlı olarak çalışmak durumunda kalan koskocaman bir banka yada bir hipermarketler zinciri, neredeyse hiçbir işlemini gizleyemez ve buna göre tahakkuk eden trilyonlarca liralık vergisini paşa paşa öderken; onlardan çok daha güçsüz, küçük ve daha az bilgiye ve profesyonelliğe sahip olan bir galerici, bir küçük esnaf yada bir doktor, senede kazandığının binde bir-ikisini beyan etmesinin önüne geçilmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
Bir düşünün, parasını bankaya, faize yatıran bir vatandaş, vade sonunda bankanın, tahakkuk eden brüt faiz geliri üzerinden, kanun gereği, kesinti yoluyla tahsil edip vergi dairesine yatırdığı vergiyi ödememek için normal alışverişlerde müşterinin satıcıyla yaptığı fiş/fatura pazarlığı gibi herhangi bir çabanın içine giriyor mu? Ya da faiz gelirini net tutarı üzerinden alan vatandaş, asıl parasının brüt olan tutar olduğundan bahisle, oturup “tüh be..kaptırdık parayı...” diye hayıflandığı falan oluyor mu?
İşte, içinden vergi ödemek isteğinin olmadığını peşinen kabul edeceğimiz her mükellefin, tahakkuk eden hazine payını zorluk çıkarmadan ve hatta bunun tesirini fazla hissetmeden ödemek durumunda kalacağı bir sistem kurulmalıdır.
6 Mart 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder